Subscribe Twitter Facebook

17 Haziran 2011 Cuma

Damien Rice Aşkına

Dinlemekten bıkmıyorum ve bir türlü bırakamıyorum ben bu adamın şarkılarını. Kendisinin İrlandalı olması +10 ekler karizmasına ki zaten sesi ne kadar dinlenesiyse, kendisi de okadar seyredilesidir. Aslında 'günün şarkısı' olan başlığı değiştirmeden edemedim. Eee tabiki fotosunu da paylaşmadan..

Önce en sediğim şarkısı gelsin:  http://fizy.com/#s/1mxsq6



Not: Merve bu adam Tom'a mı benziyor yoksa bana mı öyle geliyor :D

The Social Network / Sosyal Ağ

Dün akşam Fatmagül'ü izlemek için gittiğim Fatmagül'lerde dedik bir de film izlyelim. Ne izlesek ne izlesek derken inanılmaz derecede fazla olan filmlerin içinden aldım çıkardım bu filmi ve işte bu dedim!

Vizyona girdiği günden beri izlemek istediğim bir film daha. Sınavlarmış, tezmiş derken bir türlü kısmet olmamıştı. En başından söyleyeyim ben çok beğendim filmi. Zaten büyük bir beklentiyle izlemiştim, kesinlikle beklentilerimi karşılayan bir filmdi. Ne yalan söyleyeyim ben David Fincher sinemasını pek sevmem. Dövüş Kulübü hariç diğer filmlerini bir türlü sevemedim. Ama bu film olmuş ve Davidciğim! Jesse Eisenberg'i de göz ardı etmemek lazım, adam artık benim için Mark Zuckerberg.


Filmin konusunu bilmeyen yoktur heralde. Mark Zuckerberg'in facebooku  kurması ve bu süreç içerisindeki başından geçen davalar.. Ancak şunu söylemek istiyorum ki bu film izleyip de Mark'a uyuz olmayacak bir insan evladı tanımıyorum! Çocuk son zamanlarda film sektöründe de popüler bir karakter olmaya başlamış, asosyal bir dahi! Big Bang Theory dizisinden fırlamış gibi.


Evet dediğim gibi Mark'a uyuz olmamak elde değil. En başta o garibim Eduardo'nun ne suçu günahı vardı da bütün payını aldın? Ki Eduardo; hem Mark'ın en yakın arkadaşı hem de facebook hesabına 1000 dolar yatırmış olarak facebookunda ilk yatırımcısıdır. Ama çocukcağızım ne yapsa yaranamadı hayatının darbesini yine dostundan yedi. Tabii filmin sonununda tekrardan kurucu üye olduğunu ve pay aldığını duymak beni canı gönülden sevindirdi. Kısacası Eduardo kazanınca hepimiz kazanmış olduk!


Ayrıca bir Winklevoss kardeşler var filmde benden içeri yani.. Cast ekibini kutlamak gerekir bu yüzden, gözümüz gönlümüz açıldı sayelerinde. Ve gerçek Winklevosslara da inanılmaz benziyorlar. Ama bu asilzade Harvardlılar sonuna kadar haklıyken, filmde biraz şapşalca gösterilmişler. Mark bunların fikirlerini çalıyor resmen, sonra da  'madem sizin fikrinizde siz yapsaydınız, zeki olan benim' diye pişkinlik yapıyor. Tamam Winklesvoss'ların kimsenin parasına ihtiyaçları yok, maaşallah Amerika'nın yarısı onlarınmış gibi halleri var ama entellektüel fikir hırsızlığı yapıyorsan -ki yaptı- adamların parasını vericeksin Markcığım! Öyle heryere terlikle gitmeler, okulu bırakmalar, parayı önemsemiyormuş gibi gözükmelerle olmaz bu işler..


Mark Zuckenberg filmi izlememiş ancak Eduardo Saverin filmin eğlenceli ancak gerçekleri yansıtmadığını söylemiş. Sizler için bir de aradım araştırdım filmdekilerin bir de gerçeklerini de buldum. Böylede araştıramacı bir kişiliğim işte, kahretsin :l Bu arada tabiki de izleyin ve izlettirin..







15 Haziran 2011 Çarşamba

Leap Year / Aşka Yolculuk

İzmite gelmeden bir gün önce Merve ile birlikte 2 tane romantik komedi film izleyerek kendimizi aştık sanırsam. Bunlardan biri de Leap Year filmiydi. Doğrusu ben filmi pek beğenmedim ve biraz basit geldi. Yönetmeni senaristi falan sağolsunlar her türlü klişeyi kullanmışlar filmi yaparken. Amy Adams'ı eskiden beri çok beğenirim, Matthew Goode'in oyunculuğunu fazla abartılı bulsamda birbirine yakışan bir çift olmuşlar.


Gelelim yorumlarıma; daha öncede dediğim gibi Declan rolundeki Matthew Goode'in oyunculuğunu beğenmedim. Ama o mükemmel irlanda aksanı kötü oyunculuğunu görmemi biraz engelledi diyebilirim. Filmde bütün klişeler gidişat sırası bozulmadan yerine getirilmiş. Esas kızımız titiz, marka bağımlısı ve elbetteki New York'da yaşayan bir emlakçı, bir de esas kızımızın inanılmaz gıcık kardiyalog bir nişanlısı var. Özellikle kardiyalog olduğunu belirttim, çünkü Anna'ya nişanlın nasıl biri dendiğinde tek söylediği şey: O bir kardiyalog!


Nişanlısı bir iş için İrlandaya gidince artık canına tak eden Anna, 29 Şubatta,yani artık yılda, İrlanda'da kadınların erkeklere evlenme teklif ettiğine dair bir İrlanda geleneğini duyunca, iyice gaza gelir ve İrlanda'ya gitmeye karar verir. Tabiki kötü hava şartları yüzünden Dublin yerine Galler'de inen uçak , Anna'nın bütün planlarını bozar ve ne pahasına olursa olsun Dublin'e gitmeye inat eder. Veee burda Declan ( en başlarda asi irlandalı, sonlara doğru romantik prens olan esas oğlanımız) sahneye girer. Anna'nın her yönden tersi olan Declan , yanlış hatırlamıyorsam Dingle diye bir yerde bar - otel karışımı bir yer işletmektedir ve barını kurtarmak için paraya ihtiyacı vardır. Anna onu Dublin'e götürmesi için Declan'a para teklif eder ve senaryoya yol hikayesi de dahil olmuş olur.


Bütün romanik-komedilerde olduğu gibi bu filmde de muhteşem şehir/köy manzaraları var. Yerde İrlanda olunca sırf İrlanda'yı izlemek için izlenebilir. Ancak Declan'a sinir olmamak mümkün değil kızı perişan etti heryerde, sonra birden bire romantik adamın teki oldu çıktı. Louis Vitton bavul esprisi ise ilk yapıldığında gayet komikti ama 20 kere yapılınca kabak tadı vermeye başladı.


Sonuç olarak inandırıcı bir film değil , romantik komedi için bile. Kadının adama aşık olması normaldir, ancak ve ancak bu aşk uzun sürmez, kadın 2 ay sonra sıkılır New York'una geri döner. Öyle sonsuza kadar mutlu yaşadılar olayı bu filmde sökmez. Canınız çok sıkılırsa izleyin bence, başka türlü pek çekilmeyebilir. Ama benim gibi İrlanda'ya ve İrlanda aksanına aşıksanız nedensizce izleyebilirsiniz..


Black Swan / Siyah Kuğu

Natalie Portman'a en iyi kadın oyuncu oscarını kazandıran bu filmi vizyona girdiği ilk günden beri merak ediyordum. Şans eseri arkadaştan buldum cdsini ve yurtta izlemeye başladım. Ruh halimden mi bilinmez inanılmaz sıkıldım, bunaldım falan. Hatta 'bu ne yaa iyi ki sinemaya gitmemişim, daha da izlemem' diye laflar bile ettim.


Eh Allah'ın sopası yok sevgili okuyanlarım; yurtta sıkıntıdan patladığım, sınavların bittiği, internetin olmadığı, iki çift kelam edeceğim arkadaşımın bulunmadığı bir günde black swan'i tekrar izlemeye karar verdim. Öncelikle çok direndim hatta kasımdaki KPDS sınavı için kelime mi çalışsam falan diye saçmaladım bi an. Neyse açtım izliyorum, -dedim ya- heralde ruh halimden olsa gerek geçen seferde çok sıkılarak 15 dk dayandığım bi film bu sefer hiç sıkılmadan bir çırpıda izledim. Ve asıl enteresan olanı da beğendim..


Filmi uzun uzadıya anlatmayacağım tabiki de, ama filmle ilgili bazı diyecekelerim olacak elbet.. Öncelikle kızım Nina filmin en başında ben anladım sendeki sorunu sen niye gözardı ediyosun? Hayır yani parmağının tamamının derisini soyuyorsun, acıdan kıvranıyorsun sonra bir bakıyorsun meğer hiç bir şey yokmuş. Bana böyle bir durum olsa ağlayarak en yakın hastaneye koşarım, sen hayatına olduğu gibi devam ediyorsun. Mükemmellikle kafayı bozmuşsun iyi hoş da, o evde kim yaşasa kafayı yerdi. Evde ne internet var, ne TV var, ne bi kitap okuduğunu gördüm, ne de gazete.. Annenin pastayı çöpe atma sahnesinde zaten psikopat olduğunu anladık ama o da ne yapsın bir kızı var ki; sırtını falan çiziyor durup dururken, yok önüne gelene aşık oluyor. ( Vincent Cassel'in de hakkını vermek lazım, kız aşık olmak da haklı)


Sonra Nina'cım; kafayı bozmuşsun en iyi ben olucam diye, sorunlar da var belli, şizofreninin dibine vurmuşsun ama çok mıy mıy bir tipsin napıcaz biz seninle. Ancak sorun ediceğin kızı da iyi biliyorsun. Lilly midir nedir, fantezilerine kadar soktun kızı ama herşey onun başından çıktı belli. Filmin en sinsi karakteriyti yeminlen. Nina'ya o hoca beş para etmez diyorsun, 10 dk sonra hop adamın koynundasın. Nina gösteri gününe gelince hani ben olucaktım diye çirkefleşti, Nina güzel dans edince hemen odasına 'ay çok güzel dans ettin hayran kaldım' demeye geldi. Her nekadar Nina'ın bozuk ruh sağlığı nedeniyle Lilly'i de çözmek çok zor olsa da, ben anladım o kızdan hayır gelmez.


Sonuç olarak özellikle filmin son yarım saati kesinlikle izlenmeye değer. Siyah kuğuya dönüşme sahnesinde Natalie Portman'a oscar verilmesinin nedenini anlıyorsunuz. Ayrıca bana göre filmdeki cinsellik ve korku unsurlarından dolayı +18 olması gereken bir film. Ben bazı sahnelerde cidden tırstım yani.. Bu filmi izledikten sonra içinizdeki siyah kuğuyu düşünebilirsiniz uzun bir süre.. İzleyin diyorum..

6 Haziran 2011 Pazartesi

13 Şubat 2011 Pazar

izlemeyin okuyun : eat pray love


yine aynı şeyle karşı karşıya olduğumu filmin 5.dksında anladım. okuduğun kitabın filminin tam bir hüsran olması.. iyi oyuncular, mükemmel yerler ama bir şey eksik iştee. en büyük eksiklik de herşeyin apar topar anlatılmaya çalışılması bunun sonucu da kadının neden italyaya gittiğini, nasıl aşık olduğunu ve daha bir sürü şeyin anlaşılamaması.. filmin en eğlenceli kısmı kitapta da olduğu gibi italya bölümüydü. ama kitaptakinin suyunun suyu gibiydi çoğu şey gibi o bölümde..


 hele bali kısmına hiç değinmiyorumm.. benki kitabı okurken bali'ye aşık olmuştum evet filmde de bali'ye aşık oldum ama o bali'nin kendi aşıkolunabilitesinden kaynaklandı.. oyy oyy neyse film muhteşem italya ve bali manzaraları için izlenebilir yine de ama senaryo açısından çok fazla beklentiniz olmasın..gezi kitaplarını seviyorsanız şayet, bu kitaba bayılacaksınız..ilk sayfalar depresif içeriği yoğun olduğu için sıkılabilirsiniz ama dayanın devamı gayet güzel.. kısacası kötü film, iyi kitap..

12 Şubat 2011 Cumartesi

letters to juliet / aşk mektupları

son zamanlarda izlediğim en samimi, kaliteli romantik film..romantik komedi değil ama çoğu romantik filmin olduğu gibi dram dozunu abartıp baymıyor da..


sophie newyork da yaşayan hayatımda ilk kez duyduğum bilgi doğrulayıcı adlı bir işe sahip olan esas kızımızdır. nişanlısı victor ise ( ki bu role adeta döktüren, kendine o müthiş gülümsemesi ve aksanıyla gael garcia bernal cuk oturmuş! ) yeni bir restorant açma hazırlığında olan heyecanlı bir aşçıdır. sophie ve victor erken balayı için italya'ya gitmeye karar verirler. işte film asıl burdan sonra başlar.. birbirinden güzel italya manzaralarını izlemeye hazır olun! neyse; victor yeni restorantı için kah peynir bakmaya kah şarap tatmaya gitmek ister ve sophie'de bu gezilere gönülsüzce katlanır..


birgün victor yine araştırma sırasındayken sophie tek başına şehri dolaşmak ister. bir bahçeden ağlayan kadınların çıktığını görünce merak edip içeri girer. bir duvar dolusu yazılı kağıt vardır, içeri kalabalık herkes juliet'e dileğini yazıp duvara asmaktadır. o da oturur bi köşeye eline defterini alır düşünmeye başlar. o sırada etraf yavaşça boşalmaya başlar ve bi kadın gelip notlar toplar, sepetine atıp gider. sophie bu kadını takip ettiğinde 4 tane kadına ulaşır bunlar juliet'in sekreterleridir. isteklerini ve ya sorularını yazan herkese cvp verip adreslerine göndermektedirler. ertesi gün sophie'de onlara katılır ve taşın arasından yaklaşık 70 yıl önce gönderilen bir mektup bulur. bu mektup claire adında bir kadına aittir. claire, lorenzo bartolini adında italyan bir adama aşık olduğunu ama ingiltereye dönmesi gerektiğini anlatıp ne yapması gerektiğini sormaktadır. mektuba geç kalmış cevabı sophie yazar ve gönderir. bir hafta sonra claire torunu charlie ile italyadadır ve tek amacı lorenzo bartolini'yi bulmaktır. veee italyanın enfes yerlerine yapacakalrı bu yolculuğa sophie de katılır.


uzun uzun yazdım ama asıl film bundan sonrası diyebilirm..çok güzel bir sonu var üstelik..ayrıca sophie'nin claire'e yazdığı mektuba da bayıldım. ailecek izlenebilecek güzel bir film..kısacası izleyinn izlettirinn :D
 
Powered by Blogger