Subscribe Twitter Facebook
Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2012 Pazartesi

Into the Wild / Özgürlük Yolu

Bu film özellikle seyahat severlerin bir numaralı filmidir. Çantamı sırtıma atayım, tek başıma, beş parasız gezineyim oh ne rahat zihniyetindeki insanlar için özellikle. Tek başına doğada yalnız... Bu bazı kişilerin hayali olabilir, ki film de -sonuna kadar- bu hayalinin peşinden giden Alex üzerine..
Ama benim asıl paylaşmak istediğim, bu filmin en populer olmuş sözü üzerine. Lord Byron'dan alınmış şiir şu şekilde bitiyor: 'İnsanı daha az sevmem ama doğayı ondan çok severim'. Bu filmle ilgili yapılan her paylaşımda mutlaka bu söz geçer.
Ben ise esas oğlanın en sonda kitaba yazdığı şu cümleyi yani bu filmi anlatan asıl cümleyi paylaşmak istiyorum..

   Fazla söze gerek yok..


28 Aralık 2012 Cuma

5 Film 1 Oyuncu: Leonardo Di Caprio


Mark Ruffalo ile başladığım seriyi Leonardo ile devam ettiriyorum. Kendi top 5'imi hazırladım, ki tekrar söylüyorum bunlar filmler için değil oyuncu için geçerli olan top 5'dir. Bu sıralamayı yapmak benim için çok sıkıntılı oldu, çünkü bir türlü karar veremedim, meğer Leonardo neymiş ya :V Özellikle Body of Lies gönlümün 6.sırasında :V
 Peki sizce Leonardo'nun en iyi filmi hangisi?

5. The Departed (Köstebek) : Billy Costigan - 2006

4. Inception (Başlangıç) : Cobb - 2010

3. Blood Diamond (Kanlı Elmas) : Danny Archer - 2006

2. Catch Me If You Can (Sıkıysa Yakala) : Frank William Abagnale Jr. - 2002

1. Shutter Island Zindan Adası) : Edward 'Teddy' Daniels - 2009



27 Aralık 2012 Perşembe

Hamlet

Hamlet'i en son yıllar yıllaar önce televizyonda Mel Gibson'ın oynadığı uyarlama olarak izlemiştim. Haliyle çoğu şeyi unutmuşum. Geçen gün David Tennat'ın Hamlet'i canlandırdığı uyarlamayı izledim. Film 3 saat sürüyor ve bir iki sahne hariç aynı mekanda geçiyor. Tiyatro havasında çekilmiş, diyaloglar bire bir uyarlama olmuş bir film. Ancaakk şöyle bir özelliği var ki bu filmin, dönemi belli değil! Kıyafetler günümüz kıyafetleri ama konuşmalar ve olaylar eskiye ait. Neden böyle bir yol seçtiler hiç anlayamadım, hatta araştırdım yine bulamadım. İşin garip yanı; galiba hiç kimse bu olaya takılmamış.

Filmin konusunu anlatmaya gerek yok herhalde. Dediğim gibi film 3 saat, ama hiç sıkmıyor. Ben bunu hemen David Tennant'ın muhteşem oyunculuğuna bağlıyorum elbette. Sonuç olarak izleyin, izlettirin..






Bu filmi izledikten sonra bir de üstüne Doctor Who 3.sezon 2. bölüm olan 'The Shakespeare Code' isimli bölümü izlemenizi şiddetle tavsiye ederim :))





14 Ekim 2012 Pazar

Midnight in Paris / Paris'te Geceyarısı



Woody Allen filmlerini beğenenlerden misiniz? Ozaman mutlaka bu filmi de kaçırmayın.. Geç kalmış bir yorum olacak benimki belki, çünkü 2011 yılına ait bir filmden bahsediyoruz ve özellikle izlemek isteyenler zaten çoktan izlemiştir. Öyleyse benim şu anki kitlem Woody Allen filmleri ile henüz tanışmamış ve ya fazla takip etmeyen kesim olacaktır. 


Owen Wilson'ın oynadığı başroldeki gencimiz şımarık sevgilisi ve onu aratmayan ailesiyle birlikte Paris'e gelmiştir. Yazar olan Gil, 1920'lerin Paris'ine o dönemin sanatına hayrandır ve bir gece yarısı kendini 1920'lerin Paris'inde Firzgerald'ın, Hemingway'in, Picasso'nun ve daha nice dönem sanatçısının arasında bulur. Gündüzleri 2010'u yaşarken geceleri 1920'lere dönmek onun neyi istediğini (belki de hangi kadına aşık olduğunu) sorgulatmaya başlamıştır. 


Her zaman bir film yapsam bu filmin mutlaka sıradan olmayacağını içinde fantastik ögeleri de barındıracağını söylerim. Aşkın 500 günü gibi Paris'te Geceyarısı da masalla gerçeği o kadar güzel harmanlıyor ki bize de hayran hayran izlemek düşüyür. Paris'i bir belgesel gibi izleyebilir, filmin kurgusunun sizi alıp bir hayal dünyasına götürmesine izin verebilirsiniz.. İzleyiniz, izlettiriniz..


Filmden küçük bir diyalog:
G: Ama şu adamlara bak, onlarında altın çağı Rönesans. Onlar Belle Epoque’yi Titian ve Michelangelo ile beraber resim yapmaya tercih ederler. Ve diğer ikisi de muhtemelen hayatın Kubilay Han zamanında daha iyi olduğunu düşünüyorlardı. Şimdi farkına varıyorum, cılız olsa da farkına varıyorum. Gördüğüm rüyadaki kaygımı anlayabiliyorum.
A: Hangi rüya?
G: Geçen gece bir rüya gördüm, daha çok bir kabustu, antibiyotiğim bitmişti, dişçiye gittim ve dişçide hiç novokain kalmamıştı. Anlıyor musun? Bu insanların antibiyotikleri yok.
A: Sen neden bahsediyorsun?
G: Adriana, eğer burada kalırsan bu senin şimdiki zamanın olur ve kısa süre sonra başka bir zamanın hayalini kurmaya başlarsın. O zaman “altın çağ” sanarsın. Yani, sonuçta şimdi ki zaman seni tatmin etmez, çünkü zaten hayatın kendisi tatmin etmez..


ve Dali ancak bu kadar güzel canlandırılabilirdi galiba..

20 Nisan 2012 Cuma

P.S. I Love You





Dear Holly,

I don't have much time. I don't mean literally, I mean you're out buying ice cream and you'll be home soon. But I have a feeling this is the last letter, because there is only one thing left to tell you. It isn't to go down memory lane or make you buy a lamp, you can take care of yourself without any help from me. It's to tell you how much you move me, how you changed me. You made me a man, by loving me Holly. And for that, I am eternally grateful... literally. If you can promise me anything, promise me that whenever you're sad, or unsure, or you lose complete faith, that you'll try to see yourself through my eyes. Thank you for the honor of being my wife. I'm a man with no regrets. How lucky am I. You made my life, Holly. But I'm just one chapter in yours. There'll be more. I promise. So here it comes, the big one. Don't be afraid to fall in love again. Watch out for that signal, when life as you know it ends.

P.S. I will always love you.

20 Mart 2012 Salı

Crazy, Stupid, Love.


Şu sıralar eğlenceli bir film izlemek istiyorsanız, size önerim crazy, stupid love! Yanlış hatırlamıyorsam vizyona geçen sene giren film romantik komedi. Ama içinde geçen zeki esprilerle çıtayı yükseltmiş, ve film boyunca birbirnden çok alakasız duran olay ve kişilerin bağlandığı bölüm filmin en süpriz ve komik sahnesi.

Not: Filmi izlerken tek anlayamayacağınız şey Ryan Gosling'e yakıştırılan Emma Stone olabilir. Ki ben normalde Emma'yı severdim ama bu filmde erkek gibi konuşup gülmesi sadece beni değil, izleyen herkesi yeterince kendinden soğutmaya yetti. Herhalde başka kızıl bulamadılar diyorum, ayrıntıya inmiyorum. İzleyin, izlettirin..

 cal: how about we say what we want on three? one, two, three.
emily: i want a divorce.
 cal: [at the same time] creme brulee.

seriously, it's like you're photoshopped!



5 Aralık 2011 Pazartesi

En Güzel Yılbaşı Filmleri

Yılbaşı yaklaşsa da, henüz yeni geçmiş olsa da yılbaşını konu alan filmleri çok severim. Zaten her zaman noel temalı filmler romantik-dram ikilimindedir. Aslında yılbaşı ağacından bile hoşlanmayan ve hemen hemen hiçbirzaman yılbaşı kutlamasına gerek bile duymayan ben, ilginçtir ki bu filmleri seviyorum. Hele dışarda kar varsa, elinizde sıcak çikolatayla izlemenin tadına doyum olmaz.. Şimdiden birkaç güzel noel filmini sizinle paylaşayım dedim :)

          Her nekadar direk noel temasını işlemese de kalbimin birincisi The Holiday - Tatil

                                                          Serendipity - Tesadüf

Love Actually - Aşk Heryerde

Sleepless in Seattle - Sevginin Bağladıkları

                                           Bridget Jones Diary - Bridget Jones'un Günlüğü


29 Ağustos 2011 Pazartesi

Perfect Sense / Yeryüzündeki Son Aşk


Son zamanlarda sinemalarda ya hiç güzel film yok ya da ben rastgelmiyorum.Bu film ilgimi çekti, en yakın zmanda da izlemek istiyorum. Filmin konusu ise kısaca şöyle: Film; tüm dünya tuhaf bir salgının pençesindeyken yaşanan bir aşk öyküsüne odaklanıyor . Filmde tüm dünyayı sarıp sarmalayan bir salgın var. Bu salgın yüzünden insanlar bazı duyularını (koku veya tat alma gibi) kaybediyor ve salgının nasıl yayıldığı vs. bilinmiyor. Filmin odağında ise birbirine aşık iki karakter var. Biri şef Michael (Ewan McGregor), diğeri ise epidemiyolojist Susan (Eva Green). Susan, bu salgının nedenlerini araştırıken Michael’ın insanlar tat alma ve koku gibi duyularını yitirdikçe yeme-içme deneyiminden uzak kalmamaları için bir çözüm üretmesi gerekiyor. Salgın vahim bir hal aldıkça, karakterler birbirlerine daha da yakınlaşıyorlar.Filmi izledikten sonra uzun uzadıya bir yorum da yazarım ama şimdilik bukadar..

9 Ağustos 2011 Salı

Deli Deli Olma


Tarık Akan ve Şerif Sezer'in başrollerini oynadığı bu filmi izleyin.. Kar altında, bembeyaz olan Kars ve buranın küçük bir köyünde yaşayan sımsıcak insanları görmek için izleyin.. Antika bir piyanonun herkes için nasıl farklı anlamlar taşıyabileceğini anlamak için izleyin.. Telefon başında, çalmasını bekleyerek geçen bir ömürü izleyin bu filmde.. Tarık Akan'ın muhteşem oyunculuğuna bir kez daha tanık olacağınız bu filme; kahkahalarla gülüceksiniz, hüngür hüngür ağlayacaksınız.. Kısacası mutlaka izleyin..


-sizin köyün neyi meşhur?
-insanı.
-nasıl yani, nasıldır sizin köyün insanı?
-ciğerlidir.
 






4 Ağustos 2011 Perşembe

Sonbahar

Sanat filmleri benim için 2'ye ayrılır. Birincisi sıkıntıdan başka hiçbir anlamı olmayan filmler, ikincisi ise beni derinden etkileyen filmler. Sonbahar ise bambaşka yerde. Bir kere herşeyini geçtim. Karadeniz var bu filmde. Hayran olduğum, hatta bayıldığım yaylalar var, eşsiz dağ manzaraları ve tabiki sis var, yağmur var.. Eee bu müthiş doğanın üzerine koymuşlar kanser hastası adamın dramınıtam olmuş. Zaten ben hep derdim bu yaylalar adama yaşam enerjisi de verebilir, intihar nedeni de..


Ben filmi beğendim. Ekşi sözlükteki şu yorumda tam benim hislerime tercüme olmuş, tekrar yazmaya gerek duymadım:
 ''unutulmaz bir film, unutulmaz bir son. yusuf'un sessizliğindeki acı ve inat, ona reva görülenlere duyduğumuz öfke, gürcü kız eka'nın hüznünde saklı olan hayal kırıklıkları, yusuf'un annesinin duru sevgisi, elekten geçirdiği sütü, yemeğini, misir ekmegini pişirdiği kuzinesi, bahçesinde üzerine karlar yağmis hurma ağacı, yaylada karlar altında kurulan çilingir sofrasi, mikail'in enerjisi, iyimserliği altında yatan hayatı böyle kabullenişinin acısı, karadeniz'in kasabalarında denizden batan güneşin kızıl ışığı, köylerinde yol kenarlarında dolmuş bekleyen amcaları, onların tanıdık aksanları, onların bildik sitemleri, o şehirlerin yalnız erkeklerinin ve öteki kadınlarının gidebildiği meyhaneleri, yağmuru, deli karadeniz'in deli dalgalari, onur'un bisikleti, onur'a bu bisikleti yağmurdan, soğuktan, ölümünden hiç kaçmayan yusuf'un götürüşü, ve tabutu ve yusuf'a yakılan ağıt.... hepsinin yükü o kadar ağır ki, hepsinin hüznünde öyle güzel bir şey var ki..''


Ve son olarak elbette o ağlatan ağıt: http://fizy.com/#s/3gq7ch

Bir de unutmadan yazayım; filmin ta en başında Yusuf Artvin'e giderken fonda Hey Gidi Karadeniz çalar ağı ağır.. Nasıl da özletir o yolları.. :(

1 Ağustos 2011 Pazartesi

The King's Speech / Zoraki Kral

Uzun zaman oldu bu filmi izleyeli, nezamandır da yazmak istiyorum ama bir türlü olmadı işte. Başta en iyi film oscarı olmak üzere ödülleri toplayan bir filmdir. Colin Firth'ün de eline sağlık o nasıl bir oyunculuktur ölee yarappimm..


Filmin konusunu duymayan kalmamıştır heralde ama çok kısa bir özet geçmek gerekirse: Kral 6. George kekemedir, babası ölünce taht abisine kalır ancaak abisi de sevdiği kadın için tahtı terkedince iş başa düşer ve bundan sonrası da psikoloğun yolları taştan.. Tabi 2.dünya savaşı dönemi olduğu ve karşısında Hitler gibi çok iyi bir hatip olduğu için George'un işi epey zordur.


''madem kralım nerede benim gücüm? bir hükümet kurabiliyor muyum? bir şeye vergi koyabiliyor muyum, savaş ilan edebiliyor muyum? hayır! yine de en yetkili makamda oturan benim. neden peki? çünkü halk, konuştuğum zaman onların adına konuştuğuma inanıyor. ama ben konuşamıyorum!''


Sizler için araştırdım ve gerçek kral 6. George'u buldum efendim -şok-. İşte sizlere filmin başında kralın stadyumda yaptığı konuşmanın gerçeği!


Bu arada ben filmi çok beğendim. Sakin bir film..iyi seyirler..

17 Haziran 2011 Cuma

The Social Network / Sosyal Ağ

Dün akşam Fatmagül'ü izlemek için gittiğim Fatmagül'lerde dedik bir de film izlyelim. Ne izlesek ne izlesek derken inanılmaz derecede fazla olan filmlerin içinden aldım çıkardım bu filmi ve işte bu dedim!

Vizyona girdiği günden beri izlemek istediğim bir film daha. Sınavlarmış, tezmiş derken bir türlü kısmet olmamıştı. En başından söyleyeyim ben çok beğendim filmi. Zaten büyük bir beklentiyle izlemiştim, kesinlikle beklentilerimi karşılayan bir filmdi. Ne yalan söyleyeyim ben David Fincher sinemasını pek sevmem. Dövüş Kulübü hariç diğer filmlerini bir türlü sevemedim. Ama bu film olmuş ve Davidciğim! Jesse Eisenberg'i de göz ardı etmemek lazım, adam artık benim için Mark Zuckerberg.


Filmin konusunu bilmeyen yoktur heralde. Mark Zuckerberg'in facebooku  kurması ve bu süreç içerisindeki başından geçen davalar.. Ancak şunu söylemek istiyorum ki bu film izleyip de Mark'a uyuz olmayacak bir insan evladı tanımıyorum! Çocuk son zamanlarda film sektöründe de popüler bir karakter olmaya başlamış, asosyal bir dahi! Big Bang Theory dizisinden fırlamış gibi.


Evet dediğim gibi Mark'a uyuz olmamak elde değil. En başta o garibim Eduardo'nun ne suçu günahı vardı da bütün payını aldın? Ki Eduardo; hem Mark'ın en yakın arkadaşı hem de facebook hesabına 1000 dolar yatırmış olarak facebookunda ilk yatırımcısıdır. Ama çocukcağızım ne yapsa yaranamadı hayatının darbesini yine dostundan yedi. Tabii filmin sonununda tekrardan kurucu üye olduğunu ve pay aldığını duymak beni canı gönülden sevindirdi. Kısacası Eduardo kazanınca hepimiz kazanmış olduk!


Ayrıca bir Winklevoss kardeşler var filmde benden içeri yani.. Cast ekibini kutlamak gerekir bu yüzden, gözümüz gönlümüz açıldı sayelerinde. Ve gerçek Winklevosslara da inanılmaz benziyorlar. Ama bu asilzade Harvardlılar sonuna kadar haklıyken, filmde biraz şapşalca gösterilmişler. Mark bunların fikirlerini çalıyor resmen, sonra da  'madem sizin fikrinizde siz yapsaydınız, zeki olan benim' diye pişkinlik yapıyor. Tamam Winklesvoss'ların kimsenin parasına ihtiyaçları yok, maaşallah Amerika'nın yarısı onlarınmış gibi halleri var ama entellektüel fikir hırsızlığı yapıyorsan -ki yaptı- adamların parasını vericeksin Markcığım! Öyle heryere terlikle gitmeler, okulu bırakmalar, parayı önemsemiyormuş gibi gözükmelerle olmaz bu işler..


Mark Zuckenberg filmi izlememiş ancak Eduardo Saverin filmin eğlenceli ancak gerçekleri yansıtmadığını söylemiş. Sizler için bir de aradım araştırdım filmdekilerin bir de gerçeklerini de buldum. Böylede araştıramacı bir kişiliğim işte, kahretsin :l Bu arada tabiki de izleyin ve izlettirin..







15 Haziran 2011 Çarşamba

Leap Year / Aşka Yolculuk

İzmite gelmeden bir gün önce Merve ile birlikte 2 tane romantik komedi film izleyerek kendimizi aştık sanırsam. Bunlardan biri de Leap Year filmiydi. Doğrusu ben filmi pek beğenmedim ve biraz basit geldi. Yönetmeni senaristi falan sağolsunlar her türlü klişeyi kullanmışlar filmi yaparken. Amy Adams'ı eskiden beri çok beğenirim, Matthew Goode'in oyunculuğunu fazla abartılı bulsamda birbirine yakışan bir çift olmuşlar.


Gelelim yorumlarıma; daha öncede dediğim gibi Declan rolundeki Matthew Goode'in oyunculuğunu beğenmedim. Ama o mükemmel irlanda aksanı kötü oyunculuğunu görmemi biraz engelledi diyebilirim. Filmde bütün klişeler gidişat sırası bozulmadan yerine getirilmiş. Esas kızımız titiz, marka bağımlısı ve elbetteki New York'da yaşayan bir emlakçı, bir de esas kızımızın inanılmaz gıcık kardiyalog bir nişanlısı var. Özellikle kardiyalog olduğunu belirttim, çünkü Anna'ya nişanlın nasıl biri dendiğinde tek söylediği şey: O bir kardiyalog!


Nişanlısı bir iş için İrlandaya gidince artık canına tak eden Anna, 29 Şubatta,yani artık yılda, İrlanda'da kadınların erkeklere evlenme teklif ettiğine dair bir İrlanda geleneğini duyunca, iyice gaza gelir ve İrlanda'ya gitmeye karar verir. Tabiki kötü hava şartları yüzünden Dublin yerine Galler'de inen uçak , Anna'nın bütün planlarını bozar ve ne pahasına olursa olsun Dublin'e gitmeye inat eder. Veee burda Declan ( en başlarda asi irlandalı, sonlara doğru romantik prens olan esas oğlanımız) sahneye girer. Anna'nın her yönden tersi olan Declan , yanlış hatırlamıyorsam Dingle diye bir yerde bar - otel karışımı bir yer işletmektedir ve barını kurtarmak için paraya ihtiyacı vardır. Anna onu Dublin'e götürmesi için Declan'a para teklif eder ve senaryoya yol hikayesi de dahil olmuş olur.


Bütün romanik-komedilerde olduğu gibi bu filmde de muhteşem şehir/köy manzaraları var. Yerde İrlanda olunca sırf İrlanda'yı izlemek için izlenebilir. Ancak Declan'a sinir olmamak mümkün değil kızı perişan etti heryerde, sonra birden bire romantik adamın teki oldu çıktı. Louis Vitton bavul esprisi ise ilk yapıldığında gayet komikti ama 20 kere yapılınca kabak tadı vermeye başladı.


Sonuç olarak inandırıcı bir film değil , romantik komedi için bile. Kadının adama aşık olması normaldir, ancak ve ancak bu aşk uzun sürmez, kadın 2 ay sonra sıkılır New York'una geri döner. Öyle sonsuza kadar mutlu yaşadılar olayı bu filmde sökmez. Canınız çok sıkılırsa izleyin bence, başka türlü pek çekilmeyebilir. Ama benim gibi İrlanda'ya ve İrlanda aksanına aşıksanız nedensizce izleyebilirsiniz..


 
Powered by Blogger